Gurbetim de Sensin,Vuslatım da Sen…

Sadece SEN…

İYİ VE KÖTÜ: ZAN

Posted by Ebrar Mart 12, 2007

Zan Nedir?
Hüsnü zan: Bir iyiliğin üzerine (olumlu) inanç beslemeye, güzel düşünmeye denir. Suizan: Her şeyde bir art niyet aramaya, yanlış düşünüp yanlış yorumlamaya denir. Hasan Burkay Hazretlerinin belirttiği gibi: “Ahlâk-ı zemimenin en büyüklerinden biri de sû-i zan’dır. (Zemime: beğenilmeyen kötü hal ve hareket.) Sû-i zan’da tehlike vardır; hüsnü-ü zan’da tehlike yoktur.”

Zannın bazısı günah sayılmıştır: “Ey mü’minler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bazısı günahtır.” (Hucûrât, 49/12) âyeti, bunun delilidir. Bu anlamda zan, iyice bilmeden tahmine göre konuşmak, fikir yürütmek ve bilgi vermektir ki “Ahirete iman etmeyenler meleklere dişi isimler veriyorlar. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar, zan ise hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.” (Necm,53/27-28) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir.

“Ey mü’minler! Size fâsık biri bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucûrât, 49/6) âyeti ve “Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalanıdır…” “Kişiye, her duyduğu şeyi (aslını araştırmadan, doğru olup olmadığını kesin olarak bilmeden) konuşması / başkalarına anlatması günah olarak yeter” hadisleri zanla hareket etmenin günah olduğunu, zandan kaçınılması gerektiğini ifade etmektedir.

Ancak fert ve toplumların zararına olmayan, hayra ve iyiliğe yönelik iyi zan (hüsnü zan) bu hükümlere dahil değildir. Mesela müslüman olduğu zannıyla ölen bir insanın cenaze namazının kılınması, onun müslüman mezarlığına defnedilmesi; kıbleyi bilmeyen kimsenin araştırma sonucu tahmin ettiği cihete yönelerek namaz kılması, besmele çekilerek kesildiğini görmediği bir hayvanın etini “Müslüman, Allah’ın adını anarak kesmiştir” diyerek yemesi, bir insanda görülen olumsuz bir davranışı iyiye yorması bu tür zandır.

Peygamberimiz (asv), “Hüsnü zan güzel ibadetlerden biridir”, “Başkası hakkında bana kötü bilgi getirmeyin; ben yanınıza hakkınızda iyi düşünerek selim bir kalple gelmek isterim” buyurarak, hüsn-ü zannın esas olduğunu belirtmiştir.
Hakkında hüsnü zan beslenmeye en layık şüphesiz Yüce Yaratıcıdır. Hadis-i Kudsi’de buyurur: “Ben kulumun zannı üzereyim. Bana karşı hayırlı zan’da bulunsun.” Sonra sırasıyla peygamberler ve veli kullar hakkında iyi düşünmek kişi için menfaatlidir.

Benzerlikler Yanıltır
“Bir adam baltasını kaybetmişti; onu komşunun oğlunun çaldığını sanıyordu. Onun hareketlerine gelişine gidişine bakıyordu. Her şey onun balta hırsızı olduğunu gösteriyordu. Yüzü de balta hırsızına benziyordu. Ancak adam bir gün baltasını bir çukurda unutulmuş buldu. Ertesi gün komşu çocuğunu gördü. Çocuğun hiçbir hareketi balta hırsızına benzemiyordu. Görünüşü de balta hırsızı gibi değildi.

İnsan iki şey arasında bazı benzerlikler bulunca, bu iki şeyden birinde doğru bulduğu şeyi öbürüne de kolayca yakıştırır (Decartes). Oysa ki benzerlikler yanıltabilir. İkisi de mantardır ama zehirlisiyle zehirsizini ayırt edebilmek gerek… Bazen saflık kurnazlığın en incelmiş şeklidir… Bazen bir küçük zan bazen çağrışımla benzerlikler yanıltır… Bir çiçek zehirlidir diye, bütün çiçeklerden nefret mi edilmeli?… Değerlendirmede dikkatli olmalı… Tıp aleminde teşhis hatalarının çoğu dikkatsizlikten doğar. Bir hastalığın belirtisi başka bir hastalığında belirtisidir. Benzerlikler yanıltır…

Peşin ve kesin yargılarımız var. Bu nedenle gözü kör, kulağı sağır eden bir dikkatsizlikle açık gerçeğe rağmen yanlışı sürdürürüz…

Bir gün Peygamber Efendimiz (sav) ashabıyla otururken, huzuruna bal getirilmiş. Hz Peygamber orada bulunanlara “Bu nedir?” diye sorduğunda herkes ‘Baldır Allah’ın Rasulü’ demiş. Hz. Ali ise ancak tattıktan sonra ‘Baldır’ cevabını vermiş. Bu durum peygamberimizin hoşuna gitmiş ve ‘Doğrusunu Ali söyledi’ buyurmuştur.” (Kemal Ural; Küçük Şey Yoktur)

İnsan; bilgi noksanlığından, dikkatsizlikten, ön yargılarından, bir şeyin bütününü görememesinden, olaylara olumsuz ve insafsız bakışından vd. kaynaklanan sebeplerle yanlış zanlara kapılabilir. Bu durumda da hüküm vereceği meselede yanılır.

Yüce Allah, İsra Suresinin 36. âyetinde Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) ve her mü’mine hitâben: “İyice bilmediğin şeyin ardına düşme, zanla hareket etme, bilmediğin konularda konuşma” buyurarak bir yasak koymakta ve bunun gerekçesini de şöyle bildirmektedir. “Çünkü göz, kulak ve kalp bunların hepsi yaptıklarından; göz gördüğünden, kulak duyduğundan, kalp azminden, düşündüğünden, bunların kötü olanlarından sorumludur ve ahirette sorgulanacaktır.

Hüsnü Zanna Memuruz
Bir Hocamızın ifade buyurdukları gibi: “Üzerinde nifaktan bir iki alamet bulunan insana, bütünüyle münafık nazarıyla bakmak ve onun hakkında nifak hükmü vermek doğru bir davranış değildir. Evet eğer o şahıs, şeaire (İslamiyet alametlerine mesela namaz gibi) ait bir meseleyi doğrudan doğruya tezyif etmiyorsa (alaya almıyorsa) bu böyledir. Bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi , bir tanede iman göstergesi olsa, biz o insan hakkında elimizden geldiğince hüsnü zan etmek mecburiyetindeyiz. Evet o şahıs o sıfatlarıyla kendi adına korkmalı ve akıbetinden endişe etmelidir; ancak biz de, kat’iyen onu nifak hükmüyle mahkum etmemeliyiz. Bu da bizim için hem bir temkin, hem mü’minlik şiarıdır (işaretidir). Böyle kişiler “hüsnü zan, ademi itimat” prensibi gereği, hizmetlerde bir vazife ve sorumluluk verilebilirse de, mahremiyet gerektiren yerlerden uzak bulundurulmaları şarttır.”

Aliyyu’l Kari der ki: “Bid’at ehlinin kötü taraflarından biri, birbirlerini tekfir etmeleridir. (Bid’at; dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler) (Tekfir; birisine “kâfir” deme, kâfirliğine hükmetme)

Ehl-i Sünnetin güzel yönlerinden biri ise tekfir etmeyip hatalı saymalarıdır. (Şehru’l Fıkhı’l Ekber, 243) Onun için Ehl-i Sünnet olarak bizler, itikaden bozuk mezhepleri bile kafir değil, batıl mezhepler olarak vasıflandırırız. Sevgili Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır: “Bir mü’mini küfür ile itham eden onu öldürmüş gibi olur. (Buhari İman, 7) “Her hangi bir Müslüman diğer bir müslümanı tekfir ettiğinde, o kafirse kafirdir, değilse kendisi kafir olur. (Ebu Davut, Sünnet, 15)

İnsanlar hakkında “Hiç kimse sorumluluğu ölçüsünde Allah’ı anmıyor” diye bir mülahazaya girilecek olursa, sûi zan edilmiş olunur. “Bunlar ne zikir, ne fikir, ne de şükür vazifelerini hakkıyla eda edemiyorlar” düşüncesi, sûi zanna saplanmış olmanın ifadesidir. O da tehlikelidir ve kaybettirir.

Bütün bu anlattıklarımızın bir karşılığı olarak da; insanları sui zanna düşürmekten kaçınmak, mümkünse oluşabilecek yanlış zanları işin başında engellemek lazımdır.

Nefis Cümleden Edna
İnsan hep hatayı başkalarında arar.
Bir Alman Münih’ten Nümberg’e doğru arabasıyla gitmektedir. Bir ara müzik dinlediği radyo polis anonsuyla kesilir.

“Dikkat Nümberg otoyoluna bir araç kavşaktan ters yönde girmiş, ilerlemektedir. O yolda giden sürücülerin dikkatli olmaları!…”

Karşıdan aynı hat üzerinde arabaların ters yönde geldiğini gören bu sürücü polis radyosuna dönerek:
“Polis bey, polis bey, ne bir araba!” der. “Ters yönde giden yüzlerce, yüzlerce!…”

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleriyle: “Nefis cümleden edna (aşağı) vazife cümleden alâ” dır “Kendini bu iyiliklere bu güzelliklere mazhar görme… Sen onları tam temsil edemediğinden dolayı mazhar değil memerr (geçilen yol) olabilirsin.” “Suyun üzerindeki kabarcıklar güneşin aksini alıyorlar. Güneş olmazsa neyi alacaklar?”

Bir Hocamızın ifadesiyle “…Vakıa bazen bir nefere müşirlik vazifesi gördürülebilir ki, bu O’nun bileceği bir iştir ve bizi kat’iyen alakadar etmez.” Yani, Allah bize ne kadar büyük vazifeler gördürürse, bizim de o nispette tevazumuz artmalı ve beklentilerden iddialardan uzak bir hal almalıyız…

Bediüzzaman Hazretleri (r.aleyh) yaptığı hizmet için; “Bilmeyerek bana kitap okutturuldu… bilmeyerek kitapları terk yoluna itildim… bilmeyerek Kur’an’a yöneldim… bilmeyerek dinime hizmet ettirildim…” gibi ifadelerle hassasça bu konuya değinmektedir.

“Kendimiz hakkında sürekli suç arayan, suç derleyen, bir savcı gibi davranmalıyız. Ama başkaları hakkında da, onların fahrî avukatı gibi olmalı, hep onları müdafaa etmeliyiz. Başkaları hakkında hüsnü zan, kendi hakkımızda da sürekli muhasebe esasına bağlanmalıyız.”

Muvaffakiyetler ‘Allah (cc)’nün inayet ve keremi’ ile gerçekleşir. Kişi muvaffakiyeti, bu sebeple sahiplenmez. Kendindeki cevherlerin Yüce Yaratıcının ikramı olduğunu düşünüp emanet elbiseyle başkalarına caka satmaya kalkışmanın komik olduğunu bilir.

A. BAHADDİN BİRİNCİ

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: