Gurbetim de Sensin,Vuslatım da Sen…

Sadece SEN…

  • a

  • Son Yazılar

  • En Çok Okunanlar

  • Yolu Düşenler

    • 36,946 Kul Geçti

26 Nov 2006 için Arşiv

AL AŞKINI VER BENİ

Yazan: Ebrar Kasım 26, 2006

AL AŞKINI VER BENİ

Sadık Yalsızuçanlar 

Dizi: Yarım Elma Kitaplar

Üretken kalemiyle Timaş okurlarının yakından takip ettiği Sadık Yalsızuçanlar, bu kez “aşk” ile çıkıyor okurlarının karşısına. Dervişlerin dünyasında aşkın anlamını anlatan  Mahmut Erol Kılıç’tan ‘Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban’ın şairine, Ayşe Şasa’dan Lale Müldür’e, Bülent Oran’dan Birol Topaloğlu’na, Laurent Mignon’dan Tuğrul İnançer’e kadar pek çok şair, sanatkâr, düşünce ve ilim adamı, psikiyatrist, senarist, siyaset düşünürü, hattat ve musikişinasla yapılan aşk merkezli söyleşiler, “anlatılamaz ancak yaşanılır” olan aşkı, pek çok cepheden daha anlaşılır hale getiriyor.

İşte yazarının dilinden Al Aşkını Ver Beni’nin ne anlama geldiği:

“İnsanın yaşamında üç şey habersiz gelir: Doğum, ölüm ve aşk. Nasıl doğumla yeni bir âleme geliyorsak ölümle de yepyeni bir âlemin kapısını aralıyoruz. İşte bu iki sessiz belirsizliğin arasında, insanı kayıtlı ve sınırlı olduğu yatay düzlemden aşkın olana doğru yükselten bir imkândır aşk.

Aşk, tüm bağları yıkarak kendi bağlarını kurar. Acısı süreklidir, paylaşılamaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk sırlardan bir sırdır, belki Sırların Sırrı’ndan bir haberdir.

‘Al Aşkını Ver Beni’ diyen, Sevgili karşısında, aşk uğruna kendi kişisel algısını sildiği için pişmandır ve ‘ben’ini geri istemektedir. Oysa aşktan önceki ben’in yerinde artık yeller esmektedir. Aşkla birlikte o ben gitmiş, yerine yepyeni bir benlik gelmiştir.”

 

Yazı kategorisi: Kütüphanem | » yorum bırak;

Ebru

Yazan: Ebrar Kasım 26, 2006

ebru_1_5.jpg

Yazı kategorisi: Albümden Renkler | 4 Yorum »

Yazan: Ebrar Kasım 26, 2006

hghfg.jpg

Yazı kategorisi: Albümden Renkler | » yorum bırak;

Hat Resimleri

Yazan: Ebrar Kasım 26, 2006

ebr_main.jpg

Yazı kategorisi: Albümden Renkler | » yorum bırak;

YOLDA KARŞILAŞIR GİBİ…

Yazan: Ebrar Kasım 26, 2006

YOLDA KARŞILAŞIR GİBİ…

O yabancı gelse ne olacak ki?

Diyeceksin ki ‘sen değilsin!’

Pencere ardında beklemek bir yabancıyı beklemektir çünkü. Gelmeyecek olan bir yabancıyı.

O vakit ya camı kıracak, hayatın ortasına düşeceksin.

Ya da pencere ardında kalıp gelmeyecek olan bir ikinci yabancıyı bekleyeceksin.

Beklemek bir özge haldir ki farkına vardırmayandır.

Sende sesten öte kâldir.

Sende senin bilmediğin yoldur.

Hayat dizlerimizi kanatır. Yollarında yorar. Bilinmezlerinde ürkütür, çıkmazlarında aratır, cevaplarında yanıltır. Yorar, yorar, yorar…

Dostu bekliyorsun, beklediğini bilmeden.

Özlüyorsun, özlediğini bilmeden.

Arıyorsun.

İçinde can kuşun pır pır edip duruyor: “Ha geldi, ha gelecek!”

Yollardasın. Yollarda yoruluyorsun.

Bir zamanlar dizlerini kanattığın sokaklarda, kâğıt gemilerini yüzdürdüğün su birikintilerinin kıyısında, saklambaçlarda saklandığın ağaç arkalarında…

Bilmiyorsun. Yollarda yorulurken bekliyorsun.

Bir pencere ardında değilsin, tam ortasındasın her şeyin.

Hâlâ düşüyorsun, dizlerin kanıyor. Burnun akıyor soğuklarda. Karşı kaldırıma geçiyorsun, bir simitle öğün geçiriyorsun, banklarda oturup dinleniyorsun.

Bilmiyorsun, bekliyorsun.

Ceplerinde şekerler var, bozuk paralar var. Bir çocuğa şeker veriyor, kuş yemi alıyorsun, yavru bir kediye ekmek veriyorsun.

Yağmurun yağmadığı yaz günlerinde kuşlar için su koyuyorsun yollardaki çukurlara. Dua ediyorsun, dua alıyorsun. Selamla çıkıyorsun evden ve selamla dönüyorsun evine. Yorulmuşsun. Artık dinleniyorsun.

Bekliyorum demiyorsun, beklediğini bilmiyorsun.

Her akşam, “Gelmiyor. Bugün de gelmedi.” diyerek perdeyi kapamıyorsun.

Ne yorucudur pencere ardında beklemek.

Oturur bekler, kalkar bekler, ileri geri yürür, odada bekler. Mutfaktan bir bardak su alır. Bir yudum içer. Masanın üstüne bırakır bardağı, su bekler bardakta. Su yorulur, masa yorulur, pencere yorulur.

Bilmez ki bekleyen gelmeyecek olanı bekliyor.

Bir yabancıyı bekliyor. Yaranı değil yabanı bekliyor.

Gözleri uzaktan ırak uzaklarda.

Bekliyorum diye diye, beklediğini bile bile beklenmez ki. Bilmiyor bekliyor.

Bir pencerenin ardında oturup beklerken yoruluyor. Akşam oluyor, perde kapanıyor yorgun, şehir yorgun, hayat yorgun.

Gelmiyor. Gelmiyor. Gelmedi.

O yabancı gelse ne olacak ki…

Onu hangi acının gözyaşında buldun, hangi sevincinin tebessümünde? Düştüğün yerde mi, kalktığın yerde mi? Uzaklarda olsa bile mesafelerden öte yakınında oldu mu?

Beklemek ancak bir yabancıyı beklemektir.

Belki kırıyor camı. Pencere ardı diye bir yer kalmıyor. Kurtuluyor sahte bekleyişlerden, gelmeyeceklerden.

Hayatın ortasına düşüyor.

Dost bekletmez.

Geleceğim demez. Geliyorum demez. Gelir. Bulur seni. Geldiğini bilmezsin, bildirmez. Gelir. Yolda karşılaşır gibi gelir. Buldum seni der, arıyordum, buldum. Bekliyordum, erdim. Sevinirsin. Bilmezsin ki sen onu bekledin, sen ona erdin, sen onu buldun.

Dost bir pencere ardında bekletmez. Çıkmazlarda aratmaz. Sorularda kaybetmez seni. Cevaplarda yanıltmaz. Nerede olursan ol, bulur. Ne halde olursan ol, buyur der.

Nice sonra anlarsın. Kaç kış, kaç bahar sonra. Onu beklemişsin, beklemeden ermişsin. Aramışsın, aramadan bulmuşsun. Seninleymiş hep; öyle aşina, öyle bildik. Nereye varsan o varmış, hangi kapı açılsa önüne o karşılamış seni. İçinde can kuşun pır pır eder dururmuş meğer, dost diye diye.

Bir istasyondasın belki. Bir tren girecek istasyona. Senin için gelen kimse olmayacak.

Trenler gelip gidecek bir acı düdük sesi kalacak geriye. Sen, son trenin ardından el sallayacaksın. Yol bitecek. Gelen bitecek, giden bitecek. Kalakalacaksın bir başına. Dokunsalar ağlayacaksın ya “kim dokunur ki” diyeceksin.

Bir el dokunacak omzuna. Dönüp bakmadan ardına, bileceksin sıcaklığından…

Yazı kategorisi: Yüreklere... | » yorum bırak;